Emirgan Sütiş

BLOG

Sahurda ve İftarda nasıl beslenmelİ?

 On bir ayın sultanı olan Ramazan ayı kalabalık sofraları, sıcacık pideleri, iftar sonrası hoş sohbetleriyle geldi. Yaz aylarına denk gelen Ramazan ayında 17 saat süren oruçta hem bedenimizi arındırıp hem nefsimizi kontrol altına alıyoruz. Beslenme düzenimiz oldukça değiştiği için bu dönemde neler yememiz gerektiğini ve Ramazan ayını en sağlıklı nasıl geçirebileceğimizi açıklamak için sizlere önerilerde bulunacağım. Öğün miktarları azaldığı için günlük enerji, besin ögesi, vitamin ve mineral bakımından ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için sahura mutlaka kalkmamız gerekiyor.

 

Peki sahurda neler yemeliyim?

-Öncelikle sahurdan hemen önce uyanıp hızlıca yiyip daha sonra tekrar uyursak yediğimiz her şey kilo olarak bize geri döner. Bunun olmaması için uyanıp bir 5-10 dakika vakit harcayıp metabolizmamızın da uyanmasına izin verip yemeğe en az 20-25 dakika zaman ayırmalıyız.

- Midemizi rahatsız etmeyecek yumurta, peynir, taze süt ve süt ürünleri gibi tokluğumuzu arttıracak kaliteli protein kaynakları,

-1-2 dilim Tam buğday/çavdar ekmeği gibi kompleks karbonhidrat türleri,

-Çiğ badem, çiğ fındık ve ceviz gibi yine tokluk süremizi uzatacak yağ asitlerinden zengin çiğ kuruyemişleri,

-Domates, salatalık, yeşillik, taze sebze ve meyve gibi bağırsaklarımıza da iyi gelecek lif bakımından zengin gıdaları tercih ederek karbonhidrat, protein ve yağ bakımından dengeli öğünler tercih etmeliyiz.

-Yağlı, şekerli, tuzlu ve ağır yemekler hazımsızlığa, şeker dengesinin bozulmasına ve daha çok susamanıza neden olur. Bu nedenle böyle gıdalardan kaçınmalıyız.

 

Gelelim iftarda neler yemeliyim?

-İftarı 1 bardak su ile açıp ardından 1-2 hurma veya 1-2 zeytin ile devam edip 1 kase çorba içip 5-10 dakika ara vermeliyiz. Uzun süre açlıktan sonra aniden yemeğe yüklenerek hızlıca yemek yemek Ramazan’ın ilerleyen günlerinde şişkinlik ve hazımsızlığa neden olabilir. Bu nedenle vücuda biraz zaman tanıyıp iftara öyle devam etmek en sağlıklısı olacaktır.

-Izgara, haşlama, fırında et/köfte/tavuk/balık/hindi gibi protein kaynakları,

-Etli/etsiz sebze yemekleri,

-Çiğ veya haşlanmış sebzeler,

-Zeytinyağlılar,

- 1-2 dilim Tam buğday/çavdar ekmeği, integral makarna, bulgur gibi kompleks karbonhidratlar tercih etmeliyiz. Eğer Ramazan pidesi tüketeceksek porsiyona dikkat etmeli 1-2 dilimi geçmemeliyiz. 1 dilim ramazan pidesi 1 avuç içi kadardır.

-Farklı bir iftar alternatifi olarak yine yumurtalı (menemen şeklinde de olabilir), peynirli, bol yeşillikli, 1-2 dilim tam tahıl/çavdar ekmekli bir kahvaltı tabağı modeli güzel bir seçenek olabilir.

-Yağlı, ağır ve kızartma türevi besinler hem sindirimimizi zorlaştırır hem kilo alımına neden olur.

-Ayran, soda, kefir gibi sindirime yardımcı içecekler tüketmeliyiz.

 

İftar ve sahur arasında neler yemeliyim?

-Dengeli bir iftar sofrasından sonra şeker dengesizlikleri ve ani tatlı krizleri yaşamamak için 1 porsiyon meyve mutlaka tüketmeliyiz.

-Kefir, normal yoğurt veya probiyotik yoğurt gibi bağırsak dostu gıdalar tüketerek hazmımızın kolaylaşmasını sağlamalıyız.

-Vücutta oluşan şişkinliği önlemek için bitki çayı tüketebiliriz.

-Ramazan ayının hem en güzel görünen hem de en zor yanlarından biri iftar sonrası yenilen şerbetli, hamurlu, bol şekerli tatlılar.. Bunların yerine haftada 1-2 kez küçük porsiyonlu sütlü tatlıları (sütlaç, keşkül, kazandibi, tavuk göğsü vs.) tüketmek en doğrusu olacaktır.

 

En önemli konulardan biri su tüketimidir. 17 saat boyu süren susuzluktan sonra sahura 5 dakika kala kocaman bardaklarda içilen sular yerine iftar ve sahur arasında her yarım saatte bir 1 bardak su tüketmemiz gerekiyor. Böylece hedefimiz olan 2,5-3 litre su tüketimine ulaşmamız çok daha kolay olacaktır. Bedenimizle beraber, niyetlerimizle ruhumuzu da arındıran bu ay da vücudumuza iyi bakmak, sağlıklı ve dengeli beslenmek aslında hiç zor değil.

 

 Beslenme Uzmanı

Dyt. Bilge Özdemir

TATLININ TARİHİ

"Tatlı" anlamına gelen her dilde, son derece olumlu anlamlar taşır, haz ve mutluluk çağrışımı yapar, sevgiyle ve mutlulukla özdeşleştirilir. Tatlıların ana malzemesi hep şekerdir.

Tarihte hangi mutfak kültürüne bakılırsa bakılsın, hepsinde Anadolu tatlıcılığının tarihinde bir dönüm noktası olarak yer alır. Bu toprakların en eski sakinleri, Batı uygarlığında tatlıcılığın öncüleri olarak anılırlar.

Orta Asya Türklerinin bugün var olan mutfak alışkınlıklarına bakıldığında tatlı işiyle ilgili ipucuna pek rastlanmaz. Anlaşıldığına göre, atalarımız da Çinliler gibi tatlı fikrine yabancıydı. Anadolu’ya göçle birlikte, bu toprakların köklü bir geleneği olan tatlıcılığın çabucak benimsendiği ve bu kültürel birasa sahip çıkıldığını görürüz. Osmanlı döneminde Türkler, Orta Doğu’nun köklü tatlı kültürü ile Avrupa ortalarına kadar uzanan bölgedeki halkların tatlıcılık kültürünü adeta kaynaştırma görevini üstlenmiş gibidir.

Türkler sayesinde, bugün sayısız devletin farklı mutfak gelenekleri bir potada erimiş, Doğu’nun ve Batı’nın çeşitli tatlıları imparatorluğun merkezi İstanbul’da yeniden ve çok daha incelmiş bir biçimde ortaya çıkmıştır.

SÜTLAÇ, EN ESKİ TATLIMIZ

Bebekken tanıştığımız ilk yiyecek süttür. Daha sonra anne sütünün yerini doğrudan inek sütü alır. Belki de bu sebeple tarihte bilinen ilk tatlılar da gene sütlü tatlılardır.

Sütlü tatlılarımız içerisinde belki de en çok bilinen ve sevileni sütlaçtır. Divan-ü Lügat-it Türk’te ‘Uwa’ isminde bir tatlıdan bahsedilir. Tarifi, ‘’Pirinç pişirildikten sonra, soğuk suya konur; sonra suyu süzülerek içerisine şeker atılır, soğukluk olmak üzere yenir.’’ Şeklinde verilmiştir.

Sütlaç, ‘’sütlü aş’’ veya ‘’sütlü pirinç’’ adlarıyla ilk olarak 15. Yüzyılda tıbbi kitaplarda ve Kaygusuz Abdal’ın şiirlerinde geçer.

İtalyan mutfağına da giren sütlaç, Papa V. Pius’ın 1570’de verdiği bir ziyafetin üçüncü yemeği olarak ‘’üzerine şeker ve tarçın serpilmiş Türk usulü sütlü pirinç’’ diye sunuldu. Türkiye’de de sütlaç, saray sofralarında yer alan saygın bir tatlıydı. İngiliz elçi Lord John Finch, Edirne Sarayı’nda IV. Mehmet’in huzuruna çıktıktan sonra sadrazam tarafından verilen ziyafette gene sütlaç vardı.

MUHALLEBİ

Sütlaç kadar öne çıkan, belki de önüne geçen bir başka lezzetimiz de muhallebidir.

Muhallebi, saray mutfağında hem sade dem de tavukgöğsü olarak hazırlanan bir tatlıydı. İsmini meşhur bir Abbasi aristokratından alan muhallebi, ilk zamanlarda etli, pirinçli, ballı ve safranlı bir yemekti. Sonraları et koymak, isteğe bağlı olmaya başladı. Fatih Sultan Mehmet, tavukgöğsü türü seviyordu; onun muhallebisi her zaman, süt ve pirinç ununa ilaveten tavuk etiyle yapılırdı. 15.yüzyıl Osmanlı hekimi Şirvani’nin kitabında, biri etli biri etsiz iki tarif bulunur; etsiz olan pişirilip sahanlara konulduktan sonra biraz tereyağı, gülsuyu ve pudra şekeri dökülüyor.

Muhallebi, sarayda bayramlar ve elçi ziyafetleri için yapılan gözde tatlılar arasındaydı. Bir süre sonra muhallebi, sokaklarda, mesirelerde ve hamamlarda satılmaya başlandı. Sokakta satılan muhallebinin üzerine gülsuyu ve pudra şekerinden başka bal veya pekmez de gezdirilirdi. Batılı gezginler, kendi mutfaklarında ‘blanc mange’ adıyla yapılan muhallebi benzeri tatlıları bildiklerinden, Türkiye’de yapılan bu farklı türü de çok beğendiler. 19. Yüzyıl sonuna ait bir İngilizce yemek kitabında ‘’Ramazan Pastası’’ adıyla üzerine gülsuyu veya yasemin suyu dökülen ‘’Türk Usulü’’ bir muhallebi tarifi bulunur.

KAZANDİBİ

Muhallebiciler konusunda ‘’Sütlü muhallebi ve tavuk göğsünün tencere dibini de sıyırıcılar ile sıyırarak kırmızı tarafları üste gelmek üzere muntazaman tabaklarla tevzi ederler ki buna da kazgan dibi tesmiye ederler’’ diyerek, kazandibi muhallebisinden ilk bahseden Mahmud Nedim’dir. III. Selim döneminde yazan Ahmed Cavid, ‘’Çömlek ve tencere dibine yapışan pilav ve diğer yemekler lezzetli olur. Hane sahibine kısmet olmayıp hizmetçiler mideye indirirler.’’ diyordu. İstanbul’un muhallebicileri, bu lezzetin değerini bilip hizmetçilere bırakmadılar ve Osmanlı mutfağına, en nefis tatlılardan biri olan kazandibiyi kazandırdılar.

Post 2

Faydası Saymakla Bitmez: BAL

Yüzyıllar boyunca dünyanın dört bir yanını kuşatan insanlık tarihi ne kadar eskiyse, balın faydaları da o denli köklü ve ünlüdür. Doğal tatlandırıcı olan bal, yüksek oranda içerdiği antioksidan sayesinde yaşamınıza sihirli bir değnek gibi dokunabilir. Belki de bu sebepten pek çok uygarlık balı ''Tanrıların nektarı'' olarak adlandırmıştır.

 

Bal bakteri barındırmadığı için doğal antibiyotik özelliği taşır, çok güçlü bir antioksidandır. Glikoz, fruktoz, demir, kalsiyum, fosfat, sodyum, klorür, potasyum, magnezyum gibi minerallerden oluşuyor. Ayrıca B1, B2, B3, B5, B6 vitaminleri açısından oldukça zengin bir besin kaynağı. Özellikle öksürüğe, uykusuzluğa, astım ve bronşit hastalıklarına iyi geliyor. Doğal bal, antiseptik antibakteriyel ve antimikrobiyal özelliklere sahiptir. Bu özellikler yaraların temizlenmesine ve kesiklerin daha çabuk iyileşmesine yardımcı olur. Bununla birlikte bal kesiklerin ve yaraların sebep olduğu ağrı ve acılara iyi geliyor. Annelerimiz hastalandığımızda sütümüze veya bitki çayımıza boşuna bal koymamış. Yapılan araştırmalara göre bal gerçekten öksürüğe iyi gelerek öksürüğün şiddetini azaltıp boğazınızın yumuşamasını sağlıyor.

Emirgan ve Çengelköy mağazalarımızda bulabileceğiniz Emirgan Sütiş markalı organik balımız ise, Artvin’in Yusufeli ilçesine bağlı Altıparmak Dağı’nın eteklerinde 1500 mt. rakımlı bölgesinde %100 doğal yöntemlerle üretilmektedir. Üretim sahamız insan faktöründen tamamen arındırılmış, arıların yaban ortamına hiçbir müdahale edilmeyen, 60 endemik çiçek türünün olduğu bölgededir.